ZEKÂ UYUMDUR

Dedeniz doğarken morarmaz. Yaşamı boyunca güzel beslenir. Kafasını bir yere çarpmaz. Bir yerden düşmez. Zehirlenmez. Nineniz de öyle yapar. Çocukları sağlıklı olur. Onlar da öyle yapar. O çocuklardan biri siz olursunuz. Siz de aynısını yaparsınız. Sağlıklı ve zeki biri olarak yaşamınıza devam edersiniz. Sonra sizin gibi biriyle evlenirsiniz. Hamile kalırsınız. Hamilelik boyunca bir şeylere sinirlenmezsiniz. Güzel beslenmeye devam edersiniz. Doğum anında bebeğin beynine oksijen gider. Bebek morarmaz. Beynin kanlanmasında sorun çıkmaz. Bebeğin soluğu uzun süre kesilmez. Beyin hücreleri ölmez. Doğum risksiz biter. Doğumdan sonra bebek sadece anne sütü ile beslenir. Anne sakin sesi ile ona yaklaşır. Ellerini tutar. Onunla iletişimi başlatır. Bebek zehirlenmez. Havale geçirmez. Kafasını dedesi gibi bir yere çarpmaz vs.. vs..

Eğer süreç bu şekilde gerçekleşirse ilk bir kaç yıl içinde bebek zeki biri olarak sizin gibi yaşamına devam eder. Tersi olursa zeki sıfatını kazandıracak beyin parçalarının bazıları ölür. Böylece zeki olmayan ve kendisinden daha zeki bir canlıya bağımlı bir yavruya dönüşür. Kırk yaşına da gelse o hep bağımlı bir yavru olarak kalacaktır. Hoş hepimiz annemiz için kırk yaşında da bağımlı birer yavruyuz. Yoksa annemiz bize salak mı demeye çalışıyor!

Bir İngiliz bilim adamı uçağı ile bir adanın üstünden geçerken uçağı adaya düşer. Kurtulur. Yamyamlar onu alır, reislerine götürürler. Bilim adamımız onlara çok şey öğretir. Reisin dostu olur.

Bir gün reisin kızının bebeği olur. Adadaki herkes çikolata renklidir fakat doğan bebek aynı bilim adamı gibi beyaz tenli ve mavi gözlüdür. Bilim adamını hemen yakalarlar. Pişirip yiyeceklerdir. Durun der. Bunun benimle bir alakası yok. Bu az da olsa gerçekleşme olasılığı olan bir durum. Yerliler onu dinlemez.

Tam pişirecekken bilim adamı uzakta çikolata renkli bir koyun görür. Beyaz koyunların arasında kara koyunu Reise gösterir. Bak der. Tüm koyunlar beyaz, ama o koyun siyah. Durumu böylece açıklamaya çalışırken Reisin rengi değişir. Kızarır. Utanır. Reis hemmen bilim adamını çözdürür. Kulağına eğilir ve sessizce: "Sen koyunu unut, ben de çocuğu unutcam" der.

Gördüğünüz gibi Dedeniz ne kadar iyi beslense de, siz ne kadar bebeğinize iyi baksanız da kalıtım, zekânın belirlenmesinde çok etkili. Çocuğunuzun zekâsını açıklamak için o kara koyuna kadar gidilebilir.

Kara koyunun geçmişteki varlığı, ilerde de beyaz koyunların arasında yüzyıllar sonra bir karakoyun çıkma olasılığını ortaya koyar.

Kalıtımın etkisi bu kadar kuvvetliyken çevrenin etkisi bilinmemekle birlikte, çevrenin de etkili olduğu söylenebilir. Şöyle:

Har, arapçada sıcak demektir. Olduğu gibi söylenir.

Zekâ, arapçadan gelen bir kelimedir. Harlanma anlamına da gelir.

Pikniğe gider, kömürü yakarsınız. Kalıtımı iyi bir kömürse, hemen tutuşacak "har" yani sıcaklık verecektir. Sıcaklık verecektir ama siz onu harlarsanız sıcaklık verecektir. Eğer kömürü harlamazsanız, ateş yok olmaya başlayacaktır. Çevre de böyledir. Çocuğa var olan parıltısını gösterebileceği zengin bir ortam sunarsanız, onu harlamış olursunuz. O da parıldar ve size "har" verir. Yani zekâsı parlar.

Bebek eğer doğum anında soluksuz kalırsa, ya da sonra ağır ateşe bağlı havale geçirirse, o zaman siz istediğiniz kadar o ateşi harlayın, üstüne su dökülmüş kömüre dönecek ve sadece bazı yerleri çok az ısı verecektir. Bu da bizim özel çocuklarımızın tanımıdır. Türkçe, matematik, müzik gibi alanları sönmüş olacak. Belki sadece ifade güçleri hala biraz ısı vermeye devam edecektir. Artık doğa ile uyumlu olamayacaklardır.

Araba benzin ile çalışır.

Beyindeki hücrelerin su ve şeker ile çalıştığını düşünün.

Arabanın deposuna benzin yerine şeker koyarsanız. Motor durur. Bozulur.

Bebek de beyin hücresine iki su bir de şeker parçası yerine, iki benzin bir su parçası alırsa bebeğin motoru bozulur. Çalışmaz olur. Biz de büyüyüp okula gidince, bozulan araba gibi ilerlemediğinde tekerini tekmeleriz. Arabanın kaportası, direksiyonu, her şeyi sağlamdır. Niye bozulduğuna akıl sır erdiremeyiz, ama çocuğun niçin öğrenmede geri kaldığına şimşek hızı ile bir cevap buluruz. Bu çocuk anca TV seyrediyor. Ondan.

Artık derslerle, bizle, doğayla uyumsuz bir çocuktur.

İşe uyum

Tabiata uyum

Eşe uyum

Matematiğe uyum

Cumhurbaşkanına uyum

Aşa uyum

Sokağa uyum

Bu uyumu gösterememede çocuk, yandaki karikatürde gördüğünüz gibi, her defasında geri zekâlı söylemine maruz kalır.

Çevresine karşı kendisi ve toplum için yararlı olacak biçimde tepkide bulunabilme yeterliği olan ya da bu yeterliği eyleme dönüştüren kişiyi günümüz insanı zeki olarak addediyor. Bundan kırk elli yıl önce benim gibi resim yapabilenlere o zamanın insanı deha olarak bakıyordu. Gördüğünüz gibi aradan bir insan yaşı bile geçmemiş olmasına rağmen dahilik kavramı değişebiliyor.

Vilyım Vinsınt Ven Goh (Willam Vincent Van Gogh) bir deha. Resim yapabilenlere deha denildiği zamanda yaşamış, ayrıca günümüz deha tanımına uymak için resmin tanımını değiştirmek zorunda kalmış. Böylece hem geçmişte, hem günümüzde dâhi olmanın ölçütüne uyabilmiş. Benim gibi sadece resim yapabilmenin dışında bir de topluma faydası olmuş. Biz ona zeki diyoruz. Zeki diyoruz çünkü resmin tanımını değiştirmek için kimseden akıl almamış. Aklı başında zeki bir adammış. Bu arada, zekâ yaşta değil baştadır. Oysa akıl, başta değil yaştadır. Akıl zekâ gibi değerli olup yaşta değil başta olsa, herkes çocuğunun adını zeki değil akıllı koyardı. Neyse!

Zekâ o an ile alakalıdır ve sonradan edinilemez. Akıl ise uygun zaman ve yerde verildiğinde etrafımızdakilerin faydalı dedikodularıdır. Zekâ, sorunlara değişik koşullarda en uygun yanıtı bulma yetisidir. Yani an'lıktır. Akıl süreklidir. Zekâ anlık tepki ile alakalıdır. Akıl ise öğrenilmiş sürekli tepkilerle alakalıdır. Zeki birine: "eşekten bir farkın var mı?" diye sorduğumuzda, "var" der. Oysa zeki olmayan biri: "yok" diye cevap verir. Zeki olana: "eşekten bir farkın var mı?" diye sorduğunuzda, yine "var" diyecektir, oysa zeki olmayan birine tekrar eşekten bir farkın var mı diye sorduğunuzda, soruyu ilk sorduğunuz an ile ikinci defa sorduğunuz andaki yaşı arasında fark olduğu için ve bu tepkiyi öğrendiği için zeki insanlar gibi davranma şerefine nail olup "var" doğru cevabını verecektir. İkinci defasında ve sonrasındakilerde doğru cevap verebiliyor olmasından dolayı biz ona artık akıllı deriz. Zira o aklı ona biz vermişizdir. Zamanı geri çevirirsek o yine akılsız birine dönüşecek, eşekten farksız biri olacaktır.

Özel çocuklarımız değişik koşullarda sorunlara en uygun yanıtı bulamaz. Onlara biz akıl veririz. Onlar da bu aklı kullanır. Zekâyı anne baba verse de aklı en iyi akran verir. Bana arkadaşını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim lafı bu durumu çok güzel açıklar. Eğer ölmek üzere olan biri ile arkadaşlık ederseniz, siz de ölüme yaklaşırsınız.

Ölmek üzere olan kişi bu dünyadan sağ kurtulamayabileceği için, uçağa bindiğinizde başka şehre uçmak yerine, yanına bir bomba alıp uçağı havadayken havaya uçurarak cennete sizle birlikte uçmayı tercih edebilir.

Eğer zeki kırk çocukla arkadaşlık ederseniz, siz de onlar gibi davranmaya başlayacak, zeka parıltısıymış gibi görünen akıllı davranışlar göstermeye başlayacaksınızdır.

Şimdi biz çocuğumuzun akranından akıl almasını engellersek çocuğumuz akılsız kalır. Akılsız davranışlar sergilemeye başlar. Sonra da biz ona akılsız der, tekerini tekmeleriz. Her ne kadar kırk çocuktan daha akıllı olsak da, herkesin içinde bağırmamak gerektiği aklını en iyi kırk akıllı bir akılsıza verebilir. Kırk öğretmen bir öğretmenden daha etkili mesaj verebilir. Uyum sürecini bizden çok daha hızlı tama erdirebilir.

Atomlara uyum sağlayamayıp onların ritmini ahengini anlayamayanlar için Zimbabve'deki fen bilgisi öğretmeni zeki lafının zıttını kullanır. Çocuğu aşağılar. Oysa herhangi bir uyum sorunu olmayan ve atomlara uyum sağlayıp onların dünyasına giren insana da biz Aynştayn (Einstein) diyoruz.

Bizim çocuklar birer Aynştayn olmadıklarına göre, onları zeki de yapamayacağımıza göre, bir şekilde onlara akıl vermeliyiz.

Akıl nasihatle verilmez.

Bir çin atasözü şöyle der.

İşitirim, unuturum.

Görürüm, hatırlarım.

Yaparım, anlarım.

Sınıfta özel çocuğu arkadaşlarının arasına koyarız. Ondan konuşmasını isteriz. Tam konuşmaya başladığında arkadaşları bağırmaya başlar. O da susar. Tekrar konuşmayı denediğinde arkadaşları yine bağırır. Böylece bağırmanın istendik bir şey olmadığını kendi yaşantısı yolu ile öğrenmiş olur. Böylece biz ona bağırma demeyiz, kırk arkadaşı ona bağırmanın olumlu bir iletişim yolu olmadığını ona yaptırarak öğretir.

Közü sönmek üzere olan çocuğumuzun zekâ parıltısını göremeyebiliriz, ama akranlarından ayırmazsak hiç olmazsa akranlarının onu harlamasına izin vermiş oluruz.

Halat çekme oyununda karşınıza beş yaşında kırk çocuk koyun. Gücünüz onlara yetmeyecektir. Siz onların değil, onlar sizin davranışınızı yere serilmeniz şeklinde değiştirecektir.

Biri çıkıp, çocuğunuz için onu özel sınıfa yollayalım, engelli okuluna gönderelim, orada daha iyi öğrenir derse, karşısına beş yaşında kırk çocuk koyun ve onları yenmesi halinde göndereceğinizi söyleyin.

Sanırım cevap veremeyecektir.

Belki çocuğumuzun zekâsını değiştiremeyiz ama üzümün üzüme benzemesine fırsat verebilir miyiz? Ne dersiniz?

.................... bitti ....................