ÜST ÖĞRENİM HAKKI
DİPLOMA

Türkiyede zihinsel yetersizliği olan bireyler için açılan okul ve kurumlardan eğitim ve uygulama okulu programını tamamlayanlara "uygulama okulu diploması" verilir. Bu diploma, ortaöğretime devam etme hakkı sağlamaz.

Otistik bireyler için açılan okul ve kurumlardan otistik çocuklar eğitim merkezi programını tamamlayanlara "otistik çocuklar eğitim merkezi diploması" verilir. Bu diploma, ortaöğretime devam etme hakkı sağlamaz.

Özel eğitime ihtiyacı olan bireyler için açılan iş okulları programını tamamlayanlara "iş okulu diploması" verilir. Bu diploma, yüksek öğretime devam etme hakkı sağlamaz, ancak, bu diploma işe girerken ortaöğretim kurumlarından mezun olanlara tanınan haklardan yararlanılmasını sağlar.

Birden fazla yetersizliği olan bireyler için açılan özel eğitim kurumları programını tamamlayanlara, ilköğretim diploması veya takip ettikleri özel eğitim programını tamamlayan öğrencilere verilen belge verilir.

Türkiyede ağır düzeyde zihin engeline sahip bireyler veya otistik çocuklar için açılan eğitim merkezini bitirenler ortaöğretime devam edemez, fakat bu çocuklar ilköğretimin özel sınıflarında eğitim görür ve mezun olursa o zaman ortaöğretime devam edebilir.

İlköğretim sınıflarında ya da ilköğretimin özel sınıflarında okuyan hafif düzeyde zihin engeline sahip bireyler ilköğretimi bitirince ortaöğretime devam edebilir.

Tam bu noktada işler karmaşık hale gelmektedir. Birey ilköğretimi bitirdiğinde okuma yazma öğrenmemişse ortaöğretime yönlendirme konusunda ehliyet sahibi her bir kişi bireyin eğitim geleceğini olumlu ya da olumsuz yönde etkileyebilmektedir.

İnsanlar niçin yaşar? İnsanlar mutlu olmak için yaşar. Peki insanları en çok mutlu eden şey nedir? İnsanları en çok mutlu eden şey kendinden büyük bir şeyin parçası olmalarıdır. Hep birlikte namaz kılma, tribünde olma, kamyona doluşma, gün yapma, aynı sokakta hep beraber yürüme, misafirliğe gitme vs. hepsinde kişi kendinden büyük bir şeyin parçasıdır ve mutludur. Sizi en çok mutlu eden şeyin para, yemek, sevilen bir iş vs. olduğunu düşünebilirsiniz. Nihayetinde dünyanın en zengin kişisinin mutluluk düzeyi ile en fakir kişisinin mutluluğunun aynı düzeyde olduğunu bilmek paranın insanı mutlu eden ilk şey olmadığını ispat eder. En güzel yemeklerin kendisini en çok mutlu ettiğini söyleyen kişinin de ağzının kulaklarına varmaması, oysa hep birlikteyken ağzının kulaklarına varmasını en güzel yemeğin de en çok mutlu eden şey olmadığını ispatlar.

1980 yılında iki bilim insanı RNA'yı keşfetti. Hepimiz rüyamızda uçurumdan düşer gibi oluruz. Bizden önce yaşamış büyüklerimiz, örneğin yüzyıllar önce yaşayanlarımız toplayıcılıkla beslenirdi. Ağaca çıkan büyük büyük büyük büyük dedemiz ağaçtan elmayı koparıp yer. Diğer şansız dedemiz ise ağaca çıkar ve elmayı tam tutacakken çıktığı ağaçtan düşer, onun bu öğrenmesini, biz de yüzyıllar sonra rüyamızda görürüz ve uçurumdan aşağı düşer gibi rüyada uçurumdan düşme hissi yaşarız. Yine eskiden insanlar kuraklaşan bölgeden ayrılıp yeşil bir yaşam alanına göçerken gruptan kopan bir kişiyi kurt yerdi. Gruptan kopmak ölüm anlamına gelirdi. Belki de bu yüzden bir grubun içindeyken mutlu oluruz. Tribünde, camide, İstiklal'de mutlu hissederiz. Oysa bir işten yani grubumuzdan ayrıldığımızda ölüm hissi yaşarız. Tıpkı kurda yenilen büyük dedelerimiz gibi bugün bile her hangi bir gruptan ayrılmak bize dedelerimizin yaşadığı ölüm hissini yaşatır. Ölecekmişiz gibi oluruz.

İlköğretimden uzaklaştırılıp, özel sınıflara yerleşen bireyler de öyle hisseder. Zira akranlarından kopmuşlardır. İlköğretimdeki sınıflarından ayrıldı fakat yeni özel sınıfına yerleşti, yeni bir gruba sahip diyebilirsiniz. Öyle diyorsanız oturma odasında ailesi ile aynı ortamı paylaşıp kendini bir adada yalnız hisseden çocuk karikatürüne bakınız.

Birey, sosyal ve psikolojik gelişimini en iyi akranlarıyla aynı ortamda tamamlar. İlköğretim veya liseden tecrit edilen birey sosyal ve psikolojik gelişimini tamamlayamaz ve oturma odasında yani özel sınıfta olumlu roller görmediği bir ortamda, adada, yalnız başına ölüm hissi yaşar.

Murat, ilköğretime başlar. Birinci sınıf öğretmeni onun özel eğitim okuluna gitmesini ister. Murat söylenenleri anlayamıyor ve akademik becerileri kazanamıyordur. Annesi karşı çıkar. Murat ikinci sınıfa geçer. Öğretmeni değişir. İkinci sınıf öğretmeni yeteneklerini fark eder. Üstün yeteneklilerin eğitim gördüğü farklı bir ildeki okula gitmesini ister. Annesi yine karşı çıkar, ondan ayrılmak istemez.

Birinci sınıf öğretmeni, yani yönlendirme konusunda ehliyet sahibi öğretmeninin istediği olsaydı ve Murat zihin engellilerin eğitim gördüğü bir okula gönderilmiş olsaydı, en azından o okulda okuyup öğretmen olan bir kişi tanımamış olduğumuz için ilerde öğretmen olamayacağını çok rahat söyleyebilirdik. İkinci sınıf öğretmeninin istediği gibi olsaydı ve üstün yeteneklilerin eğitim gördüğü bir okula yönlenmiş olsaydı artık ne olacağını kimse bilemezdi. Nihayetinde zihin engelliler okuluna gönderilmek istenen Murat, akranları ile en az sınırlandırılmış eğitim ortamında okudu. Üniversiteyi bitirdi, yüksek lisans yaptı, futbol hakemi oldu, yeteneklerini sahip olduğu zihin engelli öğrencileri için kullanmaya başladı.

Taare Zameen Par adlı Yerdeki Yıldızlar şeklinde dilimize çevrilen Hint filmindeki gibi resim öğretmeni Ishaan adlı öğrenciyi fark etmese, onu akranları ile aynı ortamda tutmasa, o çocuk da farklılaştırılacak, ötekileştirilecek, tecrit edilecekti.

Yönlendirme konusunda ehliyet sahibi kişiler içinde bulundukları normlara göre karar vermektedirler. Sınıf öğretmeni üstün yetenekli Ishaan'ın o günkü normlara göre akademik becerileri kazanamadığı için sınıfından uzaklaştırılmasını istemektedir. Günümüzde de durum bundan uzak değildir. Eğiticiler "ama bu çocuk ne öğrenebilecek ki" demekte. Bireyin sosyal ve psikolojik gelişimini göz ardı etmektedir. Dünyada bu bakış açısı zamana göre farklılaşmıştır. Dört yüzyıl önceki dışlama günümüzde hala mevcuttur. Zira ülkeler arası ilişkiler, insanlar arası ilişkiler gibidir. Bazı medeniyetler ileridedir, bazı medeniyetler onların gerisindedir. Bu insanlar için de geçerlidir. Bazılarının ahlaki gelişim seviyesi üsttedir. Bazılarının da alttadır. Ahlaki gelişim düzeyi yüksek olanlar 16.yy'da özel çocuklar için çalışmaya başlamıştır. Bu ilgi dünyada bizim bildiğimiz ilk karşı duruştur.

Bireyi tecrit etmeme açısından ilk sistemli çalışmalar 16.yy'da ortaya çıkmıştır. Bundan önce özel çocuklar dünyanın farklı yerlerinde tecritten çok daha kötü muameleye maruz kalıyordu. Yok etmek, kısırlaştırmak vs. gibi oysa 1900'lü yıllarda iyi niyetli ilk tecritler yaşandı. Bu tamamen engelli bireyin lehine atılmış adımlardandı. Amaç ötekileştirilen bireyin öğrenebilmesine ortam hazırlamaktı. Bu yıllarda özel sınıflar açılmaya başladı. Günümüzde yararsızlıkları fark edilse de hala açılmaya devam etmektedir. Hem de her okulda. Bazıları bu sınıfları "özel alt sınıf" şeklinde etiketlemektedir. Oysa okulda özel üst sınıf yoktur. Bu tamamen o kişilerin özel çocuklara bilinçaltı bakış açısını yansıtmaktadır denilebilir mi acaba? Neyse. 1900'lü yıllarda özel çocukların diğer çocukları olumsuz etkileyeceği normu hakim. Arkadaşlarını üzer, onları rahatsız eder, dikkati dağıtır, zaman çalar, disiplini bozar, ilerlemeyi engeller denilmekte. Bu norm da hala günümüzde etkinliğini göstermekte, fakat ironik bir durum sözkonusu, o da şu. İlerlemeyi engeller denirken, ilerlemiş ve'fakat toplumdan işsiz sıfatı ile tecrit edilmiş binlerce kişi de burada dillendirilmemektedir.

1913 yılında ilk görme engelli kaynaştırması vücut bulmuştur. 1928 yılında İngiltere'de ilköğretim ve Özel okulların birlikte çalışmasına vurgu yapılmıştır. 1944 yılında ise "uygun" öğrencinin kaynaştırılması hükmü yasaya bağlanmıştır. 1960 ve sonrasında ise en çarpıcı gelişmeler yaşanmıştır. Öyleki 1970 yılında mahkeme zoru ile kaynaştırma çalışmalarına başlanmıştır. En azından bazı derslerde (resim, müzik, beden eğitimi, vb.) kaynaştırma çalışmalarına yer verilmiştir. Bu derslerin dışındaki zamanlarda öğrenciler yine okulun atıl köşelerinde, olumlu örnek göremedikleri özel sınıflarda eğitim haklarından yararlandırılmışlardır, yani ders ve etkinliklerdeki ayrım hala vardır. Bazı okullarda ise teneffüs ve yemek saatlerinde ayrıma gidilmiş ya da mahkeme zoru olmasına ragmen BEP uygulamayarak ayrım yapılmıştır.

Gelelim Türkiye'ye.

Nihayetinde özel çocukların genel eğitim öğrencileri ile etkileşimlerinin olumlu yönleri fark edilmiş, tam gün eğitime ihtiyaçlarının olmadığı görülmüş, başarılı örnek görmemeden dolayı kendi beklentilerini düşük tuttukları gözlenmiş, öğretmenlerin bazılarının yöntem ve program yerine engellerini, öğrenememelerine bahane ettikleri fark edilmiş ve 2008 yılında eğitim hakkı ile fırsat ve imkan eşitliği gözetilerek eski adı ile "kaynaştırma" yeni adı ile "bütünleştirme" yoluyla eğitim genelgesi yayımlanmıştır. Okulllarımızda 2012 yılına geldiğimizde bütünleştirmeye tabi tutulan öğrenci sayısı doksan bini geçmiş durumdadır. Amaç, özel eğitime ihtiyacı olan bireylere destek eğitim hizmetleri de verilerek yetersizliği olmayan akranlarıyla birlikte aynı ortamda eğitimlerini sürdürmelerini sağlamaktır.

Süreç şöyle işlemektedir.

Birinci sınıfa başlayıp uyum sorunu yaşayan bireyin öğretmeni, okulun rehberlik servisi ile birlikte durumu tespit edip öğrencinin eğitim tanısının konması için onu hastane ve RAM (rehberlik ve araştırma merkezi)'ne yönlendirir. Hastanede yapısal bir bozukluğu olup olmadığına bakılır. Zeka düzeyine karar verilir. Hastane raporunu alan ebeveyn RAM'a yönlenir. RAM eğitsel durumunu belgeler. Uygun okula yönlendirir. Eğitim Uygulama Okuluna yerleştiyse son okulu o olacaktır. Otist merkezleri de öyle. Özel sınıfa yerleştiyse ilköğretim diploması alacak ve liseye devam edebilecektir. Hafif düzeyde zihin engeline sahip bir okula yerleştiyse yine ilköğretim diploması alacak ve liseye devam edebilecektir. Fakat bu okullarda okuyup da liseye devam eden öğrenci adı duyulmuş mudur? Araştırılabilir.

Bütünleştirme çabalı yönlendirmenin önemi bu kadar büyükken, bireyin yerleşmesinin sadece sayısal verilere bağlı kalması öğrenciyi etiketlemekten başka bir şey değilmiş gibi mi geliyor acaba? Mental Reterdasyon (zeka geriliği), Donuk Zeka, Ağır Düzeyde Zihin Engelli, Sınırda Zeka gibi etiketler sanki tecrit kokusu vermektedir. Kısaca model sorunu yaşadığımız söylenebilir. Bunun yerine byo-psiko-sosyal modelle yönlenmek, bireyi sadece 60 IQ gibi bir etiket dışında, farklı olan zekasının ürünlerini rahatça gösterebileceği, öğretmenin uzun boylamsal değerlendirişine bırakmak acaba daha mı doğru olurdu?

Akranlarının birbirleriyle geliştirdikleri olumlu iletişim becerilerini görmesini engellemek için onu sınıfından uçururken, diğer taraftan da onlar gibi davranmasını beklemeyi açıklayabilecek bir mantık var mı?

Mevlana şöyle diyor: Gözün bir an içinde gördüğünü, dil yıllarca söylese anlatamaz. Bizden tek farkı, farksızlığı olan bizim çocuklarımızı akranlarından ayırarak iyiyi görmesini engellediğimiz kesin. Kesin olan bir başka şey de "bin nasihat bir musibetten yeğdir" diye olmayan bir atasözünü doğrulamaya çalışmamızdır. Bak akranların şöyle yapıyor diye bin nasihat verdikten sonra ona hadi sen de onlar gibi bir musibette bulun demekle Mevlana'yı mı haklı çıkarıyoruz?

Acaba toplumdan uzaklaştırdığımız bireyi tam tersi bir şekilde topluma itmeye çalıştığımız örneklerimiz var mı?

Bir elimizle sınıftan atarak ölüm hissi yaşattığımız çocuğu, diğer elimizle otobüse bindirmeye çalışırken acaba böyle mi yapıyoruz?

.................... bitti ....................